Bir tavşan varmış. Çok hızlı koşarmış. Kulakları çok iyi duyarmış. Burnu hassasmış. Bütün kokuları tanır, ayırt edebilirmiş. Gözleri kartal gibi keskinmiş. Tadını sevdiği yiyecekleri kolayca bulur. Sevmediklerine dönüp bakmazmış dahi. Tanımadığı her şeyden ödü koparmış. Bu nedenle mağarasından sadece acıktığında ve toprağın nemi ve kendi kokusu çok yoğunlaştığında çıkarmış. Ve kendisine toprakta yeni yuva kazarmış. Tüylerinin beyazlığı ile övünürmüş.

Tavşanın yaşadığı topraklarda kurulu çiftliğe yeni bir gelin gelmiş. Gelin gelirken yapılan şamata bizim tavşanı çok korkuttuğundan nerdeyse hiç yuvasından çıkmamış o gün. Gelinde saçlarının rengi ve uzunluğu ile övünürmüş. Her akşam boy aynasının karşısındaki koltuğuna oturur. Saçlarını hayran hayran izlermiş. Sonra sapının avcundaki temasını çok sevdiği gümüş fırçasını alır ve bir türkü mırıldanırken saçlarını tararmış. Geceleri uykusu için başucuna koyduğu lavanta kokusu ile iyice rahatlayana kadar bu tarama devam edermiş.

Gelin geldiği çiftliğe eşyaları taşınırken dallarındaki kıpkırmızı, sulu ve çok tatlı elmalar yüzünden sarkan elma ağacının dallarından birine takılan ayna, kocaman yağız atın çektiği arabadan büyük bir şangırtı ile düştüğünden at ürküp şaha kalkarken tüm çiftliği saran kişneme koyuvermiş. Bunları duyan tavşan daha da derinlere sinmiş oyuğunda.

Ertesi gün hem açlıktan hem de oyuğun içinde duran havanın neminin kokusundan rahatsız olunca dışarı çıkmaya karar vermiş vermesine ama tam oyuktan kafasını çıkartacakken karşısına ürkütücü bakışları ile ona bakan bir tavşan çıkınca korku ile tüm hızıyla oyuğuna kaçmış yeniden. Ne zaman çıkmaya kalksa o nefret dolu bakışları ile ona bakan tavşanın da orada olduğunu görüyor ve geri kaçıyormuş. Tüyleri kirlenmeye başlamış. Yuvası kötü kokmaya başlamış. Beslenemediği için halsiz düşmeye ve huysuzlanmaya başlamış.

Hayatını kendi kazdığı karanlık dehlizde korku, açlık ve giderek kötüleşen sağlığı ile yaşamını sürdürecekmiş. Çiftlikten biri elma ağacının dalına takılarak yere düşen aynanın bütün parçalarını, yerdeki küçük deliğin kenarına dik saplanıp kalmış en büyük ayna parçasını yere yatırıp onun üstüne toplayarak hepsini kadar sürmüş bu korku dolu mahkûmiyet. Sonunda tavşan artı yuvasından daha da ürkek çıkıyormuş. O ürkünç tavşanın nereden gelip nereye gittiğine de bir türlü akıl erdirememiş.

Bu gönderiyi paylaş: