Bizim topraklarımızda belli konumlara Su Batan dendiğini duyardım. Bu tanımın anlamını hiç düşünmemiştim.  Dağlık bir bölgenin zirvelerinde bir yerde Su Batan yaylasına çıkmak için sıcakta ter ve yer yer içinden geçtiğimiz keçi sürülerinin kokuları birbirine öylesine karışıyordu ki dudağımdan dilime ulaşan tuz tadında farklılık vardı sanki.

Çam Koru ile Ankara arası ne kadar sürdü hatırlamıyorum. Otobüs 17 ile 24 yaş arası bir sürü genç izci ile 3 eğitmeni taşıyordu. Heyecanlı marşlar ve ergen şakaları tavan döşemesinin eskimiş desenlerine karışıyordu. Acıkmıştım. Kamp ateşinde pişecek yiyeceklerin görüntüsü zihnimde alev dansı yaparken dilimde geçmişteki tüm tatlardan daha güzeli geziniyordu. Ancak hava kardıktan sonra vardık. Taştan misafirhane gecenin içinde korku filmlerinden fırlamış gibiydi. İçerideki hava dışarıdan daha soğuktu ve rutubet kokuyordu. Göğsümden boğazıma yükselip orada düğümlenen eve dönme arzusunu dile getiremezdim. O yaşta cesur ve güçlü görünür olmak önemliydi. Yoksa ağır alay tufanına tutulabilirdiniz. Korkup, korkmuyormuş gibi davranmanın ağızda bir tadı ve burunda bir kokudan oluşan lezzeti var desem inanır mısınız? Bu tat o kadar bildik oldu ki yaşamımda öfkenin oradan başladığını anlamak yıllarıma damgasını vurdu acımasızca.

Bahçenin duvarlarında ki ışıklara ek olarak havuzun da ışıklandırmasına rağmen karanlığın içinde yüzüme vuran serinlikten dolayı omurgamda gezinen ürperti göğüs kafesimi dolduran kızgınlıkla ne kadar zıtlaşırsa tepkilerim de o kadar sert olabiliyordu. Sabah gün ışıkları ile havuz zengin bir hava veriyordu evin bahçesine ve bakım o saatlerde yapılmalıydı. Kimya setinin renklerine göre suya katılacak kimyasalları düzenlemeyi o zaman öğrenmek zorunda kalmıştım.

Sonunda ağaçlarla çevrili çiftliğe vardığımızda en azından benim terim birkaç kez üzerimde kurmuştu ama yine de bahçeye açık mutfakta altında harlı alevin yandığı kocaman, altı isten kapkara olmuş tencereden gelen kokular ağzımı sulandırmaya yetmişti. Küçük süs havuzunun üstünde yüzen nilüfer çiçekleri romantik bir masal dünyasına çekebilecek muhteşem renklerine rağmen açlık burnuma gelen pişen yemeğin kokusu ile ağır basıyordu. Sabah erkenden kalkıp yine bu havuz başına gelmiştim. Nemden ıslak yatakta rahat edememiştim ama çiğ ile ıslanmış kısa çimler üzerinde yalın ayak yürümek, güneşe neşe ile selam veren kuşların cıvıltılarını, uyanan doğanın kokularını bir araya topladığımda kafamın içindeki yorgunluk uğultusundan şikâyet etmek yerine bu sihirli sabahın tadını çıkartmaya karar vermek akıllıca gelmişti.

Sabah ulu çam ağaçlarını görünce buraya neden Çam Koru dendiğini anladığımı düşündüm. Bu ormanlık alan benim ilk izcilik deneyimim olacaktı ve ben anlatılan hikâyelerdeki abartılan ayrıntılar yüzünden buraya gelmeye karar vermiştim. Yine de üzerinden 45 yıl geçse de anımsayacağım bir deneyim olacağından haberim yoktu tabii. İzcilik oyunları, gece yıldızlardan yol bulmak isterken kaybolmalar ve çadırlarda üşümekten uyuyamamak dahi tüm ayrıntıları ile bugün taptaze aklımda. Derede kurbağa yakalamıştık. Hem de kocaman yeşil, kaygan ve çatlak sesli bir kurbağa idi ve onun bacaklarından birini pişirip yediğimde tavuk etine benzer tadını da anımsıyorum. Derenin suyu o kadar berraktı ki dudaklarımı yüzeyine dokundurarak içtiğim suyun soğukluğu ve tadı bana doğanın eşsiz güzelliklerine bugün ne kadar hasret günler geçirdiğimi dudaklarımın kenarında yarım bir gülümseme ile hatırlatıyor.

O deredeki taşlar yosunsuzdu. Her taş kendi rengini cilalanmışçasına suyun içinden pırıl, pırıl sunuyordu. Akan su yosuna izin vermiyordu.

Üzerinde nilüferler yüzen havuzun kenarına oturmak istediğimde kurumuş olsa da kenarlar bile yeşil yosunlarla kaplıydı. Havuza devamlı su akıyordu. Taşan su da diğer taraftan akıp gidiyordu ama bir akarsu değildi yine de… Yosun kaplıyordu taştan dibini de kenarlarını da… Durgun su yosun yapıyordu. O nedenle evimin bahçesindeki havuza da daima belirli kimyasallar belirli ölçüde eklenmeliydi. Devir daim pompası havuzun içindeki suyu alıp filtreleyip yeniden havuza temizlenmiş geri akıtsa da durgun su havuzun masmavi seramiklerinin önce parlaklığını yitirmesine sonra da yosun tutmasına sebep olabiliyordu. Devamlı bakım ve temizlik yanı sıra suyun kimyasal kalitesinin düzenlenmesi gerekiyordu. Yüzme havuzunun bu kadar bakım gerektiğini burada, doğanın akan suyuna havuz yapıldığında yosun tutabildiğini ve akarsu toprak altında kaybolduğunda Su Batan dendiğini o yaylada, kurbağa bacağının tadının tavuk etine benzediğini Çam Koru’da öğrenmiştim ve artık biliyorum ki hayatın akışına teslim olmazsa insan da yosun tutabiliyor. Renklerini soldurabiliyor. Akan yaşama teslimiyet, gelenin gitmesine izin vermek ve her şeyi olduğu anda tadabilmek bizim doğallığımızın ihtişamına yüceltiyor

Bu gönderiyi paylaş: